‘Bu zamanda hayat için, insanın kendi hayatı için, bu hayatın anlamı için yapabileceği ne var ki?’,’Vakit varken gezip tozup eğlenmeliydim.’ hiç gezememiş, eğlenmemiş değildi, lakin şimdiki hayatına şöyle bir bakınca aslında keyfini çıkaramadığını, yeterince yaşayamadığını düşünüyordu. Lisenin tozlu yıllarını yavaşça tırmanan bir gençti Mert. Ancak ne bir amacı ne de bir isteği vardı. Düşüncelere dalar ve boğulana kadar çıkmazdı. Aslında tek yaptığı şey buydu. Bir arkadaşı dışında gerçek anlamda kimsesi yoktu, fazlasını kaldıramıyordu. Bir şekilde insanlar ona yaklaşıp aynı hızda uzaklaşıyordu. İlginç biri olmadığını düşünüyordu, başka bir açıklama aklının bir köşesine dahi gelmiyordu. Çoğu zaman yalnızdı, yalnız olduğunu adı gibi biliyordu. Giderek içine kapanıyor ve hayatında bir anlam bulamıyordu, anlamsızlığa ise hiç gelemiyordu. Bir bulantı ile dünyanın onu kusacağını düşünüyordu, ölü bedeni toprağı beslerken ancak bir işe yarayabileceğini düşünüyor, o sırada ruhunun uçsuz bucaksız bir hiçlikte sonsuz bir yolculuğa çıkacağını hayal ediyordu, kendisi gibi bir boşlukta.
Öğlen vakti, çıkış saatinde okuldan eve dönüyordu. Okul her zaman ki tozlu ve boş bir sırayı anımsatıyordu .Uzun sıkıcı dersler bir hayli bunaltıcıydı, onu düşüncelerinden uzak tutan yegane dayanağı ise okulda değildi. ‘Acaba neden gelmedi?’, ‘Belki de bir daha hiç gelmez. Gelmezse gelmesin ona ihtiyacım yok! Ama onunda bana yok.’ Bunları düşünürken içi acıyordu, ona çok ihtiyacı vardı. Yalnızlık kalbini yakmaya başlayalı çok olmuştu ama ateş hep engellenebilir haldeydi, şimdi ne olacaktı. Düşüncelere dalmış şekilde yürürken kendisine süratli bir araba çarptı. Kırılan kemiklerinin sesini yakın mesafede olan okulunun bütün öğrencileri duymuş olmalıydı, çünkü derin sessizliği bozan en net parça buydu. Her şey bir anda olup bitmişti. Gözlerini yarım yamalak açabildi. Vücudundan akan oluk oluk kan keskin bir koku getirdi burnuna, tanıdık olan ancak çıkaramadığı bir kokuydu. Akan bütün kan yerde kocaman bir elma şekeri oluşturmuştu. Büyüyen elma şekeri yavaşça suratına değdi, onu yaladı ve içine aldı. Çenesine, yanaklarına, ağzına ve açtıktan sonra kapatma yetisini yitirdiği gözlerine kan nüfuz etti. Kanın sıcaklığını dolayısıyla kendi sıcaklığını hissetti, yavaştan kaybediyordu bu sıcaklığı. Acı acı inlemek, çığlık atmak geldi içinden.Yaşadığı büyük acıdan bayılmak üzereydi. Yavaş yavaş vücudunu ele geçiren hissizleşme bunu engelledi. Başına gelenlerden şaşkın, acı dolu ve bir nevi hafiflemiş hisseden Mert düşünecek bir şey bulmakta zorlandı, çok yorgundu. Ölecekti, bunu bir çimdik ile uykudan uyanır gibi fark etti. ‘Neden bütün hayatım gözlerimin önünden geçmiyor’ diye düşündü hissizleşmiş bir şekilde. ‘Belki de gözlerimin önünden geçecek kadar bir yaşam bile sürdüremediğimdendir.’ Mert bunları düşünürken etraftaki kalabalık hızla elma şekerinin etrafını sardı, bakılamayacak bir durumdaydı ve bu halk için büyük bir panayır kadar dikkat çekiciydi. Çektiği dikkatten son derece rahatsızlık duydu. Ona pür dikkat bakan kalabalığa bir şey demek için ağzını açan genci duymak için soluklarını tutan kalabalık sadece bir öksürük ile ağızdan taşan kanların sesini duyabildi. Genç dökülen kanların peşi sıra son bir nefes döktü ağzından.
Döküldüğü hızda geri aldığı nefesi öksürükler eşliğinde sırılsıklam uyandığı yatağında verdi. Karma karışık düşünceler ve gerçeğe en az gerçeğin kendisi kadar yakın hislerin o acı dolu hatıraları vardı beyninde. Yaşadığı ölüm deneyiminin o keskin hatırası sanki biçimlenip önünde onunla konuşacak kadar canlıydı. Öyle de oldu. Bir suret göz kapakları kapandığı hızda açılırken bir anda orada varoldu. Varlığı ile dehşete düşmesi gereken Mert inanılmaz bir sakinlik gösterdi. Korkamıyordu, suretin şekli aynı bir korku filminden fırlamış gibiydi. Siyah bir toz bulutu insan suretine bürünmüştü, eser miktarda bir surata sahipti, göz çukurları, ağzı ve burnu sadece daha kara bir gölgeden ibaretti. Bunlara odaklanan Mert’i izleyen suret sessizliği bozan kişi oldu.
-Senin için hazırladığım son hakkında ne düşünüyorsun Mert? Bunun için çok düşünmedim sanki bir yerde görmüş gibi, bir filmde seyretmiş gibi beynime doldu. Kişisel algılama, trafik kazaları oldukça normal. Dikkatsiz bir sürücünün dikkatsiz bir hatası olmak bir suç değil.
-Dehşet verici, diyebildi sadece.
-Bir yenisini yaratabilirim senin için. Ancak bana cevabını bulman gerek, senin de merak ettiğin o sorunun cevabını. (Suret bir göz kırpması eşliğinde yok oldu.)
Sorular beyninde yankılanıp dururken korku önce beynini sonra da vücudunu ele geçirmeye başladı, birden bütün midesi ağzına geldi ve tuvalete yetişemeden odasının dışındaki çöp kovasına kustu. Rahatlayamıyordu, bütün vücudu büyük bir deprem yaşayan bir bina gibi titriyor, ayakta durmakta zorluk çekiyordu. Çöp kutusundan yayılan iğrenç görüntü ve koku onun olduğundan daha da rahatsız etti. Zorlukla eline aldığı kovayı odasının dışına bıraktı, oradan dışarısı sanki bir hiçlikti. Ayakları zangır zangır titrerken yatağına girdi, içinde bulunduğu kültürün her insanı gibi -genelleme severdi- büyük bir dehşet durumu halinde dualara başvururdu. Yine ellerini havaya açtı ve bu sefer diyecek bir şey bulamadı. Düşündü, ölümün olması tanrıya bağlıydı bu halde ölümden kaçmak için tanrıya başvurmak saçmalık hatta aptallıktı. Suretin görüntüsü gözleri önüne gelince ağlayarak bir kaç dakika tanrıya yalvardı. Bildiği duaları yalan yanlış okudu. İnançsız birisi olduğu halde yaptığı bu küçük ritüel onu biraz rahatlattı. İnanç belki de gerekli bir şeydi, huzuru ve rahatlığı içinde barındırıyordu. En önemlisi de kendinden başka bir varlığa, sonsuz güçlü bir varlığa güven duymak çok rahatlatıcı olabiliyordu. Kafasını topladı ve olayı bütünüyle düşündü. Bir soruya ihtiyacı vardı. Bütün gece soruları düşündü. Aklına çok merak edip sormayı unuttuğu sınav soruları bile ilk merak ettiği günkü gibi geliyordu. Beyni inanılmaz bir işlem gücü ile çalışıyordu, bu adrenalin miydi? Ölümden mi korkuyordu yoksa acı dolu bir ölümden mi? İkiside aynı şey sayılmaz mıydı? İstediği son, istediği işe yarama fırsatı ve sonsuz boşluk için nihai bileti. Azıcık dayanması gerekiyordu o acıya. Bunları düşünmek ona rahatlık vermiyordu çünkü olacaklar bir düşünce, bir fikirden öte artık gerçekti. Bir sürü soruyu düşündü ancak içlerinden bir tanesi yüzünden bir süre ölümün iyiliğine sığınmış olduğunu fark etti. ‘Hayatımın anlamı ne?’ sesli söylemişti. Fark etmeden uyku onu kolları ile sarıp yatağa yatırmıştı.
Hayatı olduğu gibi devam ediyordu lakin kendisi eskisi gibi değildi, olamazdı. Öleceğini bilir halde yaşamına devam eden insanların arasında nasıl olur da hala eskisi gibi davranabilirdi ki? Sorusunu bulmuştu, ancak bu seçimin bir kesinliği yoktu.
Kalkıp okuluna gitmeliydi. Her şeyi bir kenara koyup düşünmek mantıklı gelse de annesi hasta numarasını hiç yememişti, şimdi de yemeyeceği bir gerçekti. Giyinip hazırlandı, klasik okul kıyafetine ek giymeye kıyamadığı yeni ayakkabılarını ve kimsenin görmesini istemediği lgbt temalı ceketini giydi. ‘Ne önemi var ki? Ölüp gidiyorum işte, varsın eskisin, varsın herkes görsün.’
Artık yoldaydı, öldüğü, kıpkırmızı kanının bir elma şekerine dönüştüğü, onu içine alıp bütün sıcaklığıyla yaşamış olduğunu hissettirdiği o yere doğru adım adım gidiyordu. Artık yollara inanılmaz derecede dikkat ediyordu, yayalar için yeşil yansa bile geçmesi için ya bütün araçların durmuş olması ya da yolda hareket halinde bir aracın bulunmaması gerekiyordu, çünkü henüz bir cevap bulmuş değildi, her an ölüm onun ensesine üfleyebilirdi. Okula vardığında derin bir nefes çekti, şimdilik ölmekten kurtulmuştu, okul onun için güvenli bölgeydi. Okulu klasik bir hapishaneyi andırıyordu, büyük duvarlar ve duvarların üstünde dikenli teller ile çeviri uzunca demir parmaklıkları vardı. Büyük bir kafesi andıran bir ortamda kendi ayakları ile kafese giren eğitilmiş kuşlardı öğrenciler ona göre. Sınıfına küçükte olsa bir heyecan ile girdi, bir dalga konusu olacağını düşünüyordu. Ölmeden önce neden bunu yaptığını anlamadı, geldiği gibi sessiz ve dikkat çekmeden gidebilirdi. Sınıfta rengarenk ceketi ile resmen parlıyordu. Yanına daha önce ancak bir iki kelime etmiş olduğu birisi yaklaştı. -onlar onun için ancak birileri olabiliyordu, asla onlara sınıf arkadaşı diyemiyordu, çünkü ona göre arkadaş olmak için gerekli şeyler bir sınıfa doldurulmaktan öteydi.- Yanına gelen kişi ona adıyla hitap etti ve ceketini sevdiğini, onu desteklediğini söyledi. Bunu giymekten utanmadığı için kendisinin ne kadar mutlu olduğunu içtenlikle bir kaç dakika boyunca yüzünde büyük bir gülümseme ile anlattı. Bir anda etrafında onlarca insan vardı ve küfür, hakaret etmiyor aksine kocaman gülümsüyor, desteklerini sunuyorlardı. Ancak uzaktan sinsi bakışlar ile nefret nidaları atan insanlar eksik değildi. İnsanlığın en eski düşmanı yobazlık ve farklılığa, topluma uyumsuzluğa düşmanlık orada zehir akıtan dilleriyle bir şeyler mırıldanıyordu. Cinsel yönelimi için uğradığı tacizler, zorbalıklar onu o kadar canından bezdirmişti ki bunu kendinin en derinlerine gömmüştü ve herkes gibi olmaya o kadar çabalamıştı ki bir nevi unutmuştu. Arkadaşlıklarının son bulması ve üzerine gelen insanlar yüzünden en sonunda okulunu değiştirmeyi son çare olarak kabul etmiş ve bu okula gelmişti. O zamandan beri gömdüğü bu tarafına evde yalnızken bile küçükte olsa göz atmamış, tamamen gizlemişti. Ölümü ile aklına geri gelen asıl hali gömüldüğü yerden zorla çıkmış ve kendini göstermişti. Böyle bir durumda ne yapacağına, ne düşüneceğine anında karar veremeyen Mert bir an durdu ve gülümsedi. ‘Herkes bir değil’ diye düşündü. Uzun bir sohbetten sonra dersin öğretmeni sınıfa girdi. Az önce gerçekleşen olay Mert’in içinde bir şeyleri kıpraştırmıştı, bir hareket oluşmuştu. Heyecan bastı, yerinde duramaz hale geleceğini yavaştan hissetti. Öğretmeninin bir iki dakikalık hazırlık sürecinde Mert onu pür dikkat izledi ve biraz sonra ders başladı. Mert bilip bilmediği bütün sorulara atlıyordu, sürekli söz hakkı istiyor herkesi şaşırtıyordu. İçindeki kıpırtı ile birlikte ‘Kaybedecek neyim var ki’ diye düşünmesi gidişata paralel olarak asla yaşayamayacağı bir günü ona yaşatıyordu. Sınıfın sessiz hatta neredeyse dilsiz denilen çocuğunun asla susmadığı o gün bütün sınıf sakinleri Mert’i tanımaya başlamıştı, neredeyse hiç tanımadığını fark edenlerin şaşkın gözlerinde ‘Böyle birisi de bizim aramızdaymış’ sözleri okunabiliyordu. Tanımadığı bütün sınıf arkadaşlarını artık bir miktar da olsa tanıyordu. Mümkün olan herkes ile olabilecek en uzun şekilde muhabbet etmiş ve tanımaya yönelik çaba sarf etmişti.
Bugünü diğer günlerden epey farklı bir şekilde bitirmiş, evin yolu tutarken yanında aynı yolun yolcusu bir kaç arkadaş dahi bulmuştu. Bu farklılık, arkadaş edinmenin taze mutluluğu ve o muhabbetin insana verdiği dinçlik ile olanı biteni çoktan kafasından silmişti. Bütün bir yolu dikkat etmeden, ölecek olduğunu unutmuş bir şekilde tepti. Eve vardı, ailesini sanki yıllardır görmemiş gibi bir hisse kapıldı, öyle gibi bir şeydi aslında. Mert odasına bağımlı bir çocuktu. İçini kaplayan bu özlem ile odası yerine salona gitti. Beklediği karşılamayı bulamayan Mert aslında hiçbir karşılama bulamadı. Dert etmedi, aramayı denedi ancak bir sonuç elde edemedi. Hiçbir aile ferdi evde değildi,’bu hep böyle miydi?’ dedi içinden, bunu fark etmemiş olmak canını bir hayli sıktı. Ablasını aradı ve ona ulaşabildi.
-Abla neden evde kimse yok?
-Oha! Mert? Beni arıyorsun, sen beni. İnanılmaz gerçekten dünyanın sonu geliyor. Ayrıca edep adap bilmediğin de gün yüzüne çıkmış oldu! İnsan bir selam verir, ablasının hattını sorar. Gerçi senden bunları neden bekliyorum ki? Yüzüme baksan beni görmezsin.
- Abla bu biraz sert olmadı mı? Üzüyorsun beni. Neden evde kimse yok?
-Kimin olmasını bekliyordun ki? Annem mi? Ben mi? Neden evde olalım?
-Burası bir ev, akşamları insanlar içinde olur diye düşündüm. Burası sizin eviniz değil mi?
-Annem sevgilisinin yanındadır, ben de çalışıyorum Mert. Bu aylardır böyle. Dikkat etmene şaşırdım, tebrik ederim açık ara farkla farkındalığın artmış.
-Sevgili mi? Ne sevgilisi abla? Annem babamı aldatıyor mu?!
-Genç adamın dünyaya dönüşü sert olacak gibi, ha ha ha. Annemle babamın ayrılığını hatırlamamana şaşırmadım o sırada odandaydın, her zaman ki gibi.
-Beni neden sarsıp bir şey söylemediniz? Varlığımı benim gibi sizde mi unuttunuz?
-Hayır Mert kimse seni unutmadı. Yemeğini odana getiren ben unutmadım, onu senin istediğin gibi hazırlayan annem unutmadı hatta evimizden giden ve senin için para gönderen babamız da. Hayır Mert unutmadık, alıştık. Senin olduğun haline alıştık. Bizim için sen orada duran birisisin, yüzünü görmemeye, sesini duymamaya alıştık. Dertler birikirken de senin orada olduğunu unutmadık, sadece daha fazla derde maruz kalmak istemedik. Oradayken bize bir zararın yoktu. Biz de sana dokunmadık. Kendi halinde zamanını nasıl istersen öyle geçirdin, memnun gibiydin, değiştirmek ister gibi bir halin yoktu.
-Güle güle abla.
Telefonu ablasının yüzüne kapatmıştı, o sırada arama geçmişine gözü takıldı, bomboştu. Arama yapmıyordu, arama almıyordu. Ailesi dağılmıştı. ‘Fark etmemiş olmam imkansız’ diye düşündü ancak ablası onu kandırıyor olamazdı, ablasıyla şakalaşacak kadar yakın değildi, aslında hiç yakın değildi. Hatıraları olmalıydı, olduğu yere çömeldi ve yere oturdu. Düşünme çabası saçma anıları ise meyvesiz bir ağacın dalları gibi bomboştu, hatırları yoktu. Kalbi alev alevdi, böyle bir şeyin farkına varması onu bir şoka daha soktu. Mert içine girdiği bu ikinci şokun bir dejavu olduğunu hissetti, yakın zamanda bir çok şey olmuştu ve buna ölecek olduğu da dahildi. Öleceğini hatırladı. Odasına girmedi, salonda koltuklardan birine oturdu ve ağlamaya başladı. İnsanlardan, ailesinden ne kadar uzaklaştığını, saçma şeyler ile kafasını doldurduğunu düşündü ve artık ölecekti, dönüşü yoktu, hayatını boşa geçirmişti. Kendiyle konuşmaya başladı.
-Anlam arayışına anlamsızlığa karşı koymak için girdiğimi sandım. Aslında saçmalamaktan, boşa zaman harcamaktan ve rahat olan düzenimin bozulmasından korkmaktan başka bir şey yapmadım. Yalnız kalmadım ben, yalnızlaştım. İçine girdiğim her şeyin beni dışlayacağını, ön yargı ile bakacağını sandım, hepsini ben yaptım. Onları yanıma yaklaştırmadım, dışladım, hepsine ön yargılı davrandım. Aileme karşı bile iki yüzlü oldum. Hayatta kalmak için kullandım onları, yemeğimi yedim nereden geldiğine aldırmadım, çamaşırlarım yıkandı hiç kirlenmemiş gibi davrandım, cebimdeki para hiç azalmadı sebebini sormadım. Sorun benim, içimde bir yerlerde bunları göremedim, görmedim, bakmadım. Dikkatimi vermem için ölmem mi gerekiyordu? Aptal! Hazır ol, yaşanmaya değer bir hayatı heba ettiğini bilerek öleceksin. İçine ettiğim bir ömrü göreceğim kan kırmızısı kanım derimle temas ederken, gözümün önünden yaşadığım son bir gün geçer umarım yoksa ölürken bir daha ölebilirim.
Ağlamayı kesti ve bezginlik içinde gidip uyudu.
Terler içinde yatağından kalkmaya zorlandığını hissetti. Dumandan suret karşısındaydı, ona bakacak gözleri olmasa bile gözlerinin içine baktığını ürperti ile karışık hissediyordu. Uzandı ve ona dokunmak istedi, dokundu ve şaşırmadı, onunlayken bütün duygular yok olup gidiyordu sanki. Sakinlik içinde baktı, bekledi. Suret gölgeden dudaklarıyla gülümsedi. ‘Sınavı geçtin genç adam’ bekleyip devam etti ‘Artık özgürsün.’ Mert’e sarıldı ve ağlayan gözlerin buğusunda silinip gitti.
Saatin çalması ile yaşlardan yoksun uyku dolu gözlerini açtı. Anlamsız gözleri ile geri kazandığı hayatına bir baktı. Kurtulduğu öyle kolay bir durum değildi, ölümden kurtulmak kolay mıydı? Yatağından kalktı, keyfine geldiği gibi giyindi. Artık okul demek arkadaşlar demekti.
Kapısını açtı ve yerdeki kahvaltı tablasını gördü. Yıllardır onu aynı yerde bulurdu, hiç merak etmemişti. Durdu ve düşündü ‘Acaba annem mi yoksa ablam mı kahvaltımı hazırlıyordu? Hiç değişim yapıyorlar mıydı? Bir vardiya sistemi oturtmuşlar mıydı? Acaba annem yemek hazırlarken ıslıkla melodi tutturur muydu?’ Ne çok soru çıkmıştı bir tepsi dolusu yemeğin üzerine. İki eli ile kavradı yerdeki tepsiyi, kaldırdı ve mutfağa yemek yiyen ailesinin yanına gitti. İçeri girdi, tepsiyi masaya koydu. Önce gidip annesinin yanağını öptü sonrada ablasının. Bir sandalye çekti, tepsisindeki şeyleri masaya önüne koydu. Hazırlandı ve onlara baktı. Şaşkın gözler ile bakan ailesine gülümsedi ve ‘Günaydın!’ dedi. Annesi şaşkın suratı ile yüzünü, tam öpüldüğü yeri ovuyordu. Kumral saçlı kırkını yeni bitirmiş bir kadındı, büyük stresler altında kaldığı yüzündeki kırışıklık ve boyatmadığı saçında bulunan bolca beyazdan belli oluyordu. Güçlü kalmaya çalışan ruhu ile oturduğu yerde bile dimdikti, biraz bile kamburu yoktu. Annesine ilk defa böyle bakan Mert‘in içinden bir gurur şelalesi aktı. Ablasına döndü. Aynı şaşkınlık ablasının üzerinde de vardı ancak daha bir bilinç veya umursamazlık ile yemeğine devam ediyordu. Bunu umursamazlığa bağlayamadı, ablası çalışıyordu ve geç kalamazdı. Ablası düşündüğü kadar genç değildi. Yaşlılık belirtileri olan kırışıklıklar onda da baş göstermişti, stresten dolaylı oldukları ise su götürmez bir gerçekti. Ancak kumral saçları sanki yepyeniydi, bir tane beyaz yoktu ve çok güzel görünüyordu. Mert resmin bütününe bakınca gördüğü güzelliği tarif edemedi. Kendini toparladı çünkü sessizlik artık garip bir hal almaya başlamıştı. ‘Özür dilerim’ dedi sesli bir şekilde ikisine birden bakarak. Sonra yüzüne bir gülümseme kondurdu, derin bir nefes aldı ve konuşmaya başladı. Uzun uzun okulda nasıl arkadaş edindiğini anlattı, onları sordu, dinledi ve yemeğini bitirip kalktı. O kalkarken dönüp ailesine ya da ondan geriye kalanlara baktı ve gülümseyip ‘Sizi seviyorum’ dedi. Gözleri dolan annesi de aynı şekilde karşılık verdi, ablası çoktan ağlıyordu. Gözleri dolmasına izin vermeden Mert oradan ayrıldı. Evden çıktı.
Okula giderken hala yola dikkat ediyordu ‘Eski alışkanlıklar’ dedi içinden ve kıkırdadı, mutluydu, memnundu. Okula vardı. Onu bekleyip kapıyı gözleyen arkadaşlarını fark etti, tarifsiz bir mutluluk yaşıyordu. Gözüne bir sıra çarptı, arkadaşı yine yoktu orada. Bugün üçüncü gündü. Onun o sıraya baktığını fark eden bir arkadaşı oldu.
-Çok yazık oldu, dedi.
-Ne? Neye yazık oldu?
-Metin’e, yoksa duymadın mı? Bunu ondan duyacağını fark eden kızın gözleri bir anda kızardı.
-Metin’e ne oldu? Hasta mı yoksa? Sesi titremeye başlamıştı, korku vücudunu sardı.
-Metin bir araba kazasında öldü Mert, okula yakın bir yerde. Görmemiş olabileceğini düşünmedim. Herkes etrafına toplanmıştı, çok kan vardı. Ben bakmaya dayanamadım.
Mert’in başı döndü, tutacak bir yer aradı ama bulamayıp yere düştü. Midesi bulandı, ayağa kalkmaya çalışırken kustu ve bayıldı.
Mert hastanede gözlerini açtı. Nerede olduğunu anladıktan sonra derin bir nefes aldı. Sadece durdu. Saatlerce ağladı, bitip tükenen yaşlarının yerini düşünceler aldı. Ne olduğunu düşündü, idrak etti. O ölmemişti, ölüm ona hiç gelmemişti. Ölen arkadaşının durumu onu bir psikoz haline sokmuş olmalıydı. Mert kendinde bir şeylerin farkına bu sayede varmış olabilirdi ancak bu durum onun ölümü yenmiş olduğu duygusunu silip attı. Ölümü hayatı boyunca, ölene kadar hep ensesinde hissetti.
Yorumlar
Yorum Gönder