Ana içeriğe atla

Görmek

    Döndüm o cansız, susuz, ruhunu satmış ve satacak başka bir şey bulamamış sokaklara. Elinde bir tek canı, damarında akan buz gibi kanı kalmış soğuk ve perişan sokaklara. Ayın ışığının bile göğü yaran binaların ötesinde kaldığı, ışığın göremediği yerleri çoktan unutmuş veya boş vermiş olduğu, karanlığın kalbinden damlayan kanın bir ressam edası ile bomboş sokakları siyahın en siyah tonuna boyadığı sokaklara. 

    Buradaki karanlık insanın kalbini sıkıştırıyor, canını yakıyor. Bütün duyularını kaybettirip hayallere dalarmış gibi acının verdiği pürüzlü güzelliğe kendini bıraktırıyor. Gözlerim acılar görmeye alıştı, insanlar görmeye ve ne pisliklere şahit oldu ama alıştı. Ancak bu karanlığa alışamadı. Her zaman olduğumdan daha körüm. El altından paralar aldım. Ne parayı gördüm ne de vereni. Kapadım gözlerimi tek amaçları görmekken. Acı çekenleri görmedim. Seslerini duydum ama kulaklarım paslıydı. Sağır değildim ama kulaklarımda kördü. Adaletsizliği görmedim, bana yapılmazken. Gözlerim kördü, görmedim. Kulaklarım kördü, duymadım. Şimdi aldığım paralar benim değil. Başka kör bir insanın avuçlarında. Çünkü haktan ne para kurtarır ne de pul. Hak yürünen yolun üstündeki sert çakıllar gibidir ve hep oradadır. Bazen ayağına takılır düşersin kanar dudağın ve belki de parçalara ayrılır ruhun eğer kaldı ise ondan geriye, bazen bir dost gibi selam verir güler gözlerin ve içer mutluluğun şarabından ruhun ve özü parlar güneşin öğlen vaktinde olduğu gibi. Hak hep oradadır. Yoldadır ama bunu ne yol bilir ne yolcu.

    Ben düştüm. Ruhum parçalandı ama gözlerim açıldı. Kanadı elim kolum ve dudağım. Ruhum ise en acı olanı gördü ve kaybetti bir parçasını ananın evladını kaybettiği gibi. Körün yaptıkları görmeye başlayınca günah oluyormuş. Gören gözlerim geçmişe baktı ve kurumuş denizler tuzlu su ile doldu, taştı. Akan su yaktı bütün yaralarımı. Geçmişin izlerini ve geleceğin ümitlerini. Yıkadı tuzlu su benim yaralar içindeki ruhumu. Artık çarmıha gerilmiş ve rahattım. Çektiğim acıyı hak ettiğimi düşündüm. Ama sonra bir söz hatırladım. Düşen düştüğü zaman suçlu değil kalkmadığı zaman suçludur.

    Sabahın doğduğu gecenin ise öldüğü saatlerde yaşam akarken, uyanan insanların homurdanmaları, arabaların korna ve motor seslerinin silinmiş pası tekrar kulağıma doldurması beni bütün gece dolaştığım, dinlediğim ve düşündüğüm sokakları gün ışığında bile göremediğimi fark etmemi sağladı. Ben hala görmüyordum. Sokaklarında top oynadığım, yollarında ilk kez aşık olduğum sokakları sadece ezbere biliyordum. Gözlerim görmekten vazgeçmişti.  Olanı kapatmaktansa kapalı olanı kabullenmek kolaydı. Bilgileri ile övünürken beyefendi olan doktorlar durumum karşısında deliye döndüler. Ne bir çare ne bir neden bulabildiler. Ancak ben nedeni biliyordum. Gönlüm görmeye başladı ve günahkar gözümü cezalandırdı. Ben sakinim ancak ateş gibi ruhum gözlerime küs. Bende onlara küsüm gerçeği görmedikleri için sonrada kendime onları engellediğim için.

Yorumlar

Son Yazım

Canımı Acıtan

      Bu canımı acıtan, ruhumu inciten ve gözlerimdeki ışığı kaybetmeme sebep olan olayı anlatırken canımın aslında hep acıdığını ancak büyük bir karmaşa içinde olan duygularım ve bunun devamından gelen düşüncelerimin bunu gizlediğini anlar gibi olduğum zamanlarda bile gerçekten anlamadığımı fark ettim. Bu olaydan sadece bir kişiye bahsetmiştim. Bu olay benim hayatımdı. O adam ne sevdiğimdi ne dostum ne de tanıdığımdı. Acıdan içi doldurulmuş ölü bir hayvan gibi olan ruhum hareketsiz ve bir heykel gibi durmaktan başka bir şey yapamıyordu. Bu kişi büyük bir müzisyen değildi aksine müziği baş ağrıtan ve ruha gram dokunamayan türdendi. Gerçi ben ne anlarım ki. Sesi kulaklarımı acıtan gitarı ile çıkardığı ses sanki içinde bulunduğumuz geminin çığlıkları gibiydi, batıyor olduğumuzu düşünen gemi bir oraya bir buraya sallanıyor durumdan kurtulmaya çalışıyordu. Batmayan bir gemiye battığını düşündüren müzisyen yuhalanmalar içinde kafası eğik sahneden inerken şapkasının altından mi...