Soğuk tokatlar çarptı suratıma yol boyunca. Rüzgar tanrının eli olabilir miydi acaba. Kalbindeki ateşin sönüp, ruhun bedenden uçup gittiği kesinleşmiş bir bedenin donmuş elleri gibi sert ve yakan soğuklukta bir rüzgar. Paltom onun için bir engel değil adeta. Kıpkırmızı olmuş suratım uyuşmuş durumda. Donmuş cehennemin yer yüzü konsolosluğunun girişinde gibiyim. Her adımımda donmuş iblislerin alkışlarını duyuyorum. Tanrının veya şeytanın tokatlarına alkış tutuyorlar. Hangisi bilemiyorum. Bir farkı var mı ondan da emin değilim. Derken daldığım düşüncelerimden kurtardı beni ufukta gözüken malikane. Sanırım hedefime çok yaklaşmış bulunmaktayım. Alkışlar kesildi ve soğuk tokatlar sertleşti. Sanki bana gitme der gibiydi. Ama bir insan olarak tanrıyı dinleyecek değildim. Cazip olan şeytan da değildi. Cazip olan bilinmeyendi.
Malikaneden çok bir şato gibiydi sanki taştan ve yosun tutmuş. Göz kamaştırıcı solgun renkleri, taştan heykelleri ve kurumuş ördek havuzunun etrafında dallarında bir tane yaprak kalmamış susuz ağaçlar. Sonunda devasa bahçesinin sonuna büyük giriş kapısına vardım. Suratı beş karış yaşlı oldukları kadar tahminimce huysuz iki kahya beni bekledikleri anlaşılır bir şekilde karşıladı. İçeri girdik ve adım atmak işkence gibi davranan kahyalar bir anda oldukça senkronize bir şekilde adımla bana seslendiler ve uzun seri adımlar eşliğinde uzaklaşmaya başladılar. Onlara yetişmek için döktüğüm terleri silmek adına bana bir bez vermelerini rica etsem de yüzüme bakma lütfunda bile bulunmadılar. Terimi koluma sildim ve içimden birkaç kötü söz sarf ettiysem de üslubumu bozmadan bana işaret edilen ve haber verilinceye dek kalmam tembihlenen sis içinde gibi görünen, duvarları yeni boyanmışçasına buram buram boya kokan, uzunca mumları ile büyük şamdanların loş bir şekilde aydınlattığı küçük odaya biraz rahatsız biraz da ürkek bir şekilde girdim. Attığım her adımda eski tahtaların gıcırdama sesleri sanki kulağıma fısıldayan birkaç sözcük gibi, bana sesleniyor. Korkum biraz fazlaca olmasıyla beraber aklım benimle alay ediyordur diye düşündüm haylice. Ama belki de alay eden beynim değil başka bir şeydi. Beklemek artık dayanılmaz hale geldiğinde terden sırılsıklamdım. Korku içinde o boya kokan odadan çıkmaya yeltendim. Tahtalar artık kahkaha atar gibi gıcırdıyordu. Sesleri sanki odanın içinde değildi hayır resmen beynimin içindeydi. Kapının kolunu tuttum ve çevirdim. Kapı kilitlenmemiş olduğu halde hareket etmiyordu. Kahkaha sesleri yükseldikçe dayanamadım ve ansızın varlığı ile yokluğunun haberim dahilinde olmadığı bir ıslaklık hissettim. Bir anda ışıklar söndü. Işık yoktu. Ses yoktu. Kapı yoktu. Ben neredeydim. Ve aniden parıldayan şöminenin içinde harlanmış cayır cayır yanan ateşin içindeki bir çift alevden de kırmızı, kan kırmızısı gözler kimindi. Ben kimdim. Burada ne işim vardı.
Soğuk bir kova su dökülmüş gibi su içinde olan yatağımdan fırladım bir anda. Hepsi sıcak yatağımda rahat rahat uyumama izin vermeyen bir rüyaymış, bir kabus. Ya da bir hatıra. Hiç bilemeyeceğim. Hafıza kaybı yaşamış olmak insanı dün hakkında derin şüphelere sokuyor ve içinden çıkılmaz kabusların birer anı olduğunu düşündürecek kadar büyük bir dehşetle baş başa bırakıyor. Sanırım daha fazla dayanamayacağım. Ne de olsa bir anlamı yok.
Yorumlar
Yorum Gönder