Birisi adımı söylüyor, sanırım Zülfü, evet evet adım bu olsa gerek. Üstüme üstüme gelen kişinin bu ismi sanki beni tanıyor gibi söylemesi de ayrı bir bulmaca açığa çıkarıyor. Aklıma takılan bir kaç yer bilgisi ve nedenleri sorgulayan soruları bir çırpıda aklımdan sildim, sanki bu soruları hiç sormamıştım, cevapları merak bile etmedim. Hızlı adımlarla üzerime doğru gelen, adımı tekrarlarken heyecan ve sıkıntı içinde derin nefes alan kişiyi hızlıca süzdüm. Çok yabancı olduğum bir modanın ikonu gibi, baskılı kafa karıştıran bir tişört ve kısa bir pantolon giyiyor, ayaklarında ise sanırım sandalet var. Bir turist olsa gerek, adımı nerden biliyor ki? Sorular geldiği gibi gitti, sorduğum soruları neden bir çırpıda bir kenara fırlatıyorum? Aklım sanki dolu bir kazan gibi, üstüne döktüğüm su girdiği gibi dökülüyor. Artık yanımda duran bu değişik adamın ne tür bir lisan ile benimle anlaşmaya çalışacağını düşünüyorum. Türkçe bir kaç kelime ettiğinde şaşkınlığım ile dediklerini bir nebze olsun anlamadım, bir anda turist ben oluverdim. Kulağıma gelen bir kaç kelimeyi sonunda bir araya getirdim. "Profesör lütfen benimle gelin, hepimiz sizi çok merak ettik." diyordu. Konuşmadan önce kafamdaki şapkayı çıkarmak ister gibi elimi başımın üstüne attım ve olmayan şapkayı kapıp çıkardım. Kim olduğunu bilmediğimi yaşıtım olduğunu düşündüğüm garip beye agucuk bugucuk diyen bir bebek misali tarif ettim. Bu halime şaştım, bu tarz sahibi beyefendinin önünde kendimi rezil etmiştim. Bir an kulağımda bir çınlama hissettim. "Ben profesör değilim bayım, henüz o saygın mertebeye ulaşmış değilim. Ancak gururumu nazikliğinizle okşadığınızı bütün samimiyetim ile size söylemek isterim. Beni birileri ile karıştırmış olmalısınız." diyebildikten sonra anlımdan boşanan terleri cebimdeki peçete ile yavaşça sildim. Bir iki cümle kurmak ne zamandan beri beni öldürmeye çalışıyordu. Kalbim duracak gibi hissettim, oturmam gerektiğini anlayan beyefendi saniyeler içinde bir sandalye bularak beni oturttu.
Bir kaç saniye soluklanmış, bir iki bardak su içmiş ve hiçte sıkı olmayan kravatımı iyice gevşeterek gömleğimin en üst düğmesini açmıştım. Bana ne olduğunu hiç anlamıyorum. Hasta mıyım? Sanmıyorum, ancak bu fikri bile aklımda tutamıyorum. Uçtu, kuşlar, yer, gök, Lale. Kapalı gözlerimi açıp üzgün bir ifadesi olan garip beye kim olduğunu sorma nezaketini gösterdim, kendi söyleyeceği yok gibiydi. Ağzını açtı ve kapattı, belli belirsiz bir isim kulağıma geldi ancak anlamak bir yana sanki duyamadım bile. Yüksek sesle söylemesini rica ettim. Gözleri buğulandı, yanakları ıslandı, dudakları büküldü ve burnunu çekti. Bir miktar daha yüksek bir ses ile duyulmayan sesi bir fısıltıya dönüştü, anladım. "Memnun oldum Ali, kendimi tanıtmama gerek yok sanırım lakin sen beni benden daha fazla tanıyor gibisin. Küçük şakamı mazur gör, tanışıklığımızı bana hatırlatabilir misin?" diyerekten sis perdesini kaldırıp eski halime geri dönemeye çabaladım. Ana düşüncem bunun bir yanılsama olduğuydu, bir rüya değildi, kalp çarpıntım bunu bana tokat atarak söylüyordu. Ancak çok çalışmanın sonucu bir yanılsama yaşıyor olabilirdim, bir hafıza kaybı yahut benzer bir durum. Bir kaç saniye sessizlik sanki tabutta olduğumu düşündürdü bana, hayat sessizlikle geçmez diye düşündüm. Ağlayan Ali'nin sakinleştiğini göğsünün yavaşlayan hareketinden anladım. Ellerini yüzünden çekti ve konuşmaya başladı. "Ah profesör, neden hastaneden kaçtınız? Kendinizi düşünmezsiniz de bizi de mi düşünmezsiniz? Bu duruma hiç alışamayacağım. Beni ne sık unutur oldunuz. Ali ismini unutursunuz da oğlunuzu nasıl unutursunuz. Hatırladığınız birisi var mı hiç? Varlığınızdaki temelli bir hatıra." diyerek başını öne düşürdü. Migrenim azmış olmalı, gözlerim karardı, başım çatlamak üzere. Ben unuttum mu? Neden unuttum? Gözlerim buğudan ağırlaştı, göz kapaklarımı tutamıyorum. Ben hasta mıyım?
Yolda bir çok kez oturmak zorunda kaldım, sanki bacaklarım benim değildi, onları ödünç almış gibiydim. Ağzım bol bol kuruyor, boğazım çöle dönüyor, öksürüklerim atacağım adımı hatta alacağım nefesi bir duvar gibi engelliyor, nefessizlik ise baş ağrımı bütün kuvveti ile destekliyor. Kalbim kuvvetsizsin der gibi güm güm atıyor ve bütün bedenim titriyor. Kendimi daha da aşağılayarak tuvaletimi hastaneye kadar bile tutamıyorum, kıyafetlerimi batırıyor ve kendimi rezil ediyorum, tanımadığım oğlum karşısında bir kaç beden küçülüyor ve neredeyse yerin dibine giriyorum.
Hastaneye girdiğimde oldukça tanındığımı fark ediyorum, saygı ile karşılanıyor, hürmet görüyorum. Hiçte yabancı gelmeyen bir odaya sokuyorlar beni, anılarım canlı gömülen biri gibi dehşetle yumrukluyor tahtadan tabutu, nafile! Çoktan gömülmüş, yumruk seslerini bir sineğin vızıltısı bile dağıtıyor. Elimi yüzümü yıkarken gerçeğin farkına varıyorum. Saçlarım anılarım gibi artık yerlerinde yoklar, kambur sırtım, buruşuk cildim. Yaşlıyım, ama en kötüsü de eksiğim. Hatırasız bir kutu et, tavşanlar, deve, dört duvar ve Lale.
Yorumlar
Yorum Gönder