Ana içeriğe atla

Doğ, Yaşa ve Öl

   İnsanlar yüz yıllardır dünya üzerinde. Doğuyor, yaşıyor ve ölüyorlar. Bu üç durumun sadece birini kendi hür iradeleri ile gerçekleştiriyorlar. Yaşamayı. İnsanlar doğarken kimse onlara sormuyor. "Büyük bir serüven, kendi hikayen yazılmak üzere hazır mısın?" demiyor. Birden geliyor dünyaya. Aşağı yukarı altı dokuz bir hazırlık süresi oluyor. Ama doğacak olan değil de doğuracak için. Dünyaya gelen için geldiği andır yaşamın başlangıcı. Oksijenin ciğerlerine ilk defa gidişi ve verdiği acı. Yaşamak için ihtiyacın olan bir şey doğar doğmaz canını yakıyor. Güzel bir başlangıç değil mi? İşte bu hayatın "Hazır mısın?" sorusu. İlk acıyı tattın. Devamına hazır mısın?

   Yaşamak uzun bir süreç gibi gözüküyor başta. Yaşadıkça anlıyor insan bir mumun yaşamı gibi olduğunu. Yanıyorsun, sönüyorsun, tekrar ediyorsun ve en sonunda eriyip bitiyorsun.Sana sormadan seni dünyaya getiren insanlar sana soru sormaya başlıyor. Düşünmen gerekiyor. Duyguların devreye giriyor. Öğreniyorsun, ilişkiler kuruyorsun, mutlu oluyorsun, üzülüyorsun ve umuyorum ki çoğunlukla da düşünüyorsun. Amaç ediniyor ve çabalıyorsun. Veya hayatın boyunca kara bir kutu içinde yok oluyorsun. Ölüyorsun, gömülmeyi bekliyorsun. Öğrenmek için okuyorsun, senelerini veriyorsun bitiriyorsun. Boşluğa düşüyorsun, yaşamak için gereken ilk maddenin aslında ne olduğunun altı çiziliyor. Para kazanmak için zamanının çoğunu feda ediyorsun. Karar vermen gerekiyor. Yaşamının boşa gitmemesi için hayallerini kovalıyorsun, tersi durumunda aldığın maaşla zamanla tükenen ruhunu toparlamaya çalışıyorsun. Hayallerinin peşinden gitmek iyi bir sonuç vermiyor ise tekrar deniyorsun. Her durumda olduğu gibi negatif bir sonuç ders verir öğrenmezsen tekrar eder. Pozitif sonuç vermiyorsa ders al, öğren ve tekrar dene. Ve bir çiçek açıyor kalbinde. Midende kelebekler uçuşuyor. Aşık oluyorsun. İlişkinde hatalar yapıyorsun veya hatalara maruz kalıyorsun. Ama düşünebiliyorsun yetişkin bir bireysin ayrılığın doğal olduğunu biliyorsun. Karşındakini ezmiyorsun ona fiziksel veya ruhsal bir şiddet göstermiyorsun. Sırf seninle değil diye oyuncak bir bebek misali "Benim değilse kimsenin olmasın." mantığı ile karşındakinin elinde sadece bir tane olan canını almaya kalkmıyorsun. Çünkü sen korkak değilsin, başarısızlığını başkasına yıkmıyorsun, öğrenebiliyorsun, empati yapabiliyorsun. Tersini düşünmüyorum. Tersi ise ya öldürmekten zevk alan bir seri katilsindir ki bu yaptığın olayı iyi bir şey gibi göstermez ya da zaten bunu okumuyorsundur.

   Ölüm doğum gibi yaşam boyunca başımıza bir defa gelir. Doğal yollar ile ölmek en iyisidir. Birini öldürmenin başarısızlığınızın yükünü omuzlayamadığınızı, korkak olduğunuzu, boşuna yaşadığınızın veya ruhsal büyük problemlerinizin olduğunu belirtmenin bir yolu olduğunu bildiğiniz gibi bir başkası tarafından öldürülmenin de karşınızdakinin böyle biri olduğunu göstermesidir. Bu çok üzücü. Böyle birilerinin var olması. Kimse biri tarafından öldürülmek istemez. Can almak kolay değildir. Ancak can vermek kolaydır. Tıpkı hikayenizin başı gibi kimseye bir şey sormazsınız. Cinsel birliktelik ile döngüyü devam ettirirsiniz. Kimseye bir şey sormazsınız. Ancak kendinize sormanızı rica ederim. Sorun kendinize. "Hazır mıyım?", "Biz hazır mıyız?", "Dünya gerçekten bir birey getirmeye uygun bir yer mi?", "Değilse düzeltmek için ne yapabilirim?". Bunu gelecek nesiller için biz yapmazsak bir sonraki nesiller için onların yapması gerekecek. Bize lanet edecekler çünkü giderek daha da kötüleşecek. Sorumluluk alalım. "Dur!" diyelim. Geliştirelim. Gelişelim.

Yorumlar

Son Yazım

Canımı Acıtan

      Bu canımı acıtan, ruhumu inciten ve gözlerimdeki ışığı kaybetmeme sebep olan olayı anlatırken canımın aslında hep acıdığını ancak büyük bir karmaşa içinde olan duygularım ve bunun devamından gelen düşüncelerimin bunu gizlediğini anlar gibi olduğum zamanlarda bile gerçekten anlamadığımı fark ettim. Bu olaydan sadece bir kişiye bahsetmiştim. Bu olay benim hayatımdı. O adam ne sevdiğimdi ne dostum ne de tanıdığımdı. Acıdan içi doldurulmuş ölü bir hayvan gibi olan ruhum hareketsiz ve bir heykel gibi durmaktan başka bir şey yapamıyordu. Bu kişi büyük bir müzisyen değildi aksine müziği baş ağrıtan ve ruha gram dokunamayan türdendi. Gerçi ben ne anlarım ki. Sesi kulaklarımı acıtan gitarı ile çıkardığı ses sanki içinde bulunduğumuz geminin çığlıkları gibiydi, batıyor olduğumuzu düşünen gemi bir oraya bir buraya sallanıyor durumdan kurtulmaya çalışıyordu. Batmayan bir gemiye battığını düşündüren müzisyen yuhalanmalar içinde kafası eğik sahneden inerken şapkasının altından mi...