Ana içeriğe atla

Canımı Acıtan

     Bu canımı acıtan, ruhumu inciten ve gözlerimdeki ışığı kaybetmeme sebep olan olayı anlatırken canımın aslında hep acıdığını ancak büyük bir karmaşa içinde olan duygularım ve bunun devamından gelen düşüncelerimin bunu gizlediğini anlar gibi olduğum zamanlarda bile gerçekten anlamadığımı fark ettim. Bu olaydan sadece bir kişiye bahsetmiştim. Bu olay benim hayatımdı. O adam ne sevdiğimdi ne dostum ne de tanıdığımdı. Acıdan içi doldurulmuş ölü bir hayvan gibi olan ruhum hareketsiz ve bir heykel gibi durmaktan başka bir şey yapamıyordu. Bu kişi büyük bir müzisyen değildi aksine müziği baş ağrıtan ve ruha gram dokunamayan türdendi. Gerçi ben ne anlarım ki. Sesi kulaklarımı acıtan gitarı ile çıkardığı ses sanki içinde bulunduğumuz geminin çığlıkları gibiydi, batıyor olduğumuzu düşünen gemi bir oraya bir buraya sallanıyor durumdan kurtulmaya çalışıyordu. Batmayan bir gemiye battığını düşündüren müzisyen yuhalanmalar içinde kafası eğik sahneden inerken şapkasının altından minik bir tebessüm ve daha minik bir gurur ifadesini herkesten saklamaya çalışmış ancak benden saklayamamıştı. Gördüğüm şey başarmış olduğu eylem karşısında gururlanan birinin mağrur bakışlarından başka bir şey değildi. Onun bakışlarından anlam çıkartamamıştım. Ne için bu kadar gururluydu. Sormak ister gibi olan bakışlarımı yakalayıp sorumu anlamış gibi bir mimik yaptı. Ardından nazik adımlarla masama kadar geldi ve oturmasına izin verip veremeyeceğimi sordu. Merakım ve yalnızlığım boş olan masam ve daha boş olan taburelere göz gezdirdi. Genç bir kız gibi biraz naz yapabileceğimi düşündüm ama dudaklarım benimle aynı fikirde değildi ki çoktan buyurun demiştim ve karşımda oturuyordu. Çok geçmeden beni derin bakışlarına çekmişti ve bakışlarından daha derin muhabbetiyle ona en diplere sakladığım sırlarımı anlatmaya hazırdım. Gökyüzünün yansıdığı denizler kadar mavi gözlerinin ışığı o denizlere vuran güneşin ışığı kadar parıldıyordu. Kendimi bir sahilde gibi hissetmiştim. Güneşin tatlı sıcaklığı derimin rengini kavrulan bir yemişin renginin değiştiği gibi değiştiriyor ve beni artık başka birine çeviriyordu. Canımın yandığını canımı yakan insan kadar iyi biliyormuş gibi ışığı sönmüş gözlerime bakıp bu yeşil çayırların gecede kaybolmasının sebebini sordu. Nahoş bir soru gibi düşündüm. Ona neydi ki sonuçta. Ama dudaklarım beni ne zaman dinlemişti ki bu sefer dinleyecekti. Çoktan anlatmaya ve gecenin içindeki yemyeşil çayırların alev gibi yandığı suyla ıslanmış olan gözlerimi silmeye başlamıştım.

    Küçük bir kız düşünün, zengin bir ailenin kızı. Kuşkusuz şımarık ve inatçı. İstekleri muazzam bir hızda ve çoklukta yerine getirilmiş, getirilmemesi gerenken sınırı geçmiş ve hayır kelimesini öldürtüp köpeklere yem ettirmiş. O zamanlar ben buydum işte. Ancak bu zamanlarım çok uzun sürmedi. İflas eden babam avını kaybetmiş bir sırtlan gibiydi. Hırslı ve acımasız. Artık istediği olamayan ben ise hayır kelimesinin köpeklerin dışkısından toplanmış haline tabi olmak zorunda kaldım. Hayır benim efendimdi, bende onun kölesiydim artık. Bazen yemek yeme isteğim bile reddedilince köle olduğumu artık bir prenses olmadığımı kafama sokuyorlardı. Beni prenses olduğuma ikna edip şımartan annem isteklerimin ardı arkası kesilmeyince beni dövmeye başlardı. Dayaktan mosmor olan vücudum acı içinde kıvranmama sebep olan etkenin ancak yarısıydı. Üzülüyordum çünkü kimse eskisi gibi değildi.

    Yavaş yavaş büyüyen ben bir genç kız olmuştum ve fakirliğin getirdiği şartları sırtlamış ve alışmıştım. Ancak babam ne şartlara alışmıştı ne de bir iş sırtlanmıştı. Kumar oynamaya eskisinden çok daha alışmış ve kazandığı parayı ya tekrar kumara ya da alkole vermeye ant içmiş gibi davranırdı. Artık küçük olmadığımı savunup onlara bakmaya başlamam gerektiğini ima etmeden direkt kelimelerle yüzüme vururdu ve beni kemeri ile bazen saatlerce döverdi sırf zevk için. Ancak ben her şeye katlanırdım. Çünkü birini seviyordum. Sevgi günün sonunda sırtımda vurduğu yeri kezzap gibi yakmış olan kemerin izini ve taşıdığım odunların kemik kıran ağırlıklarından hayıflanan bacaklarımı unutmamı sağlardı. Aşk garip şeydi her zaman ancak o yaşlarda çok daha garip ama bir o kadar da netti. Bazen odunlarıma yardım eder sonra terlik üstünde nasır tutmuş ayaklarıma merhem sürerdi. Varlıklı bir ailedendi ve benim için orada olması kalbimi şu içinde durduğum geminin motoru gibi gümbürtü içinde atmasına sebebiyet verirdi. 

    Gelip beni babamdan istedi. Annesi ve babası olmadan çünkü benimle evlenme fikrini tasvip etmiyorlardı. Beni seven annesi bile benimle evlenmesine mani olmak istiyordu. Çünkü onlar için fakir bir yosmaydım. Onlar için oğullarının geçici bir eğlencesi, başından savıp atana kadar gönül eğlendirmesi gereken bir fahişeydim. Ama benim için ailesini karşısına aldı ve gelip ailemden beni istedi. Ancak ailem beni bir mal gibi satma kararındaydı çünkü paraları bittiğinden beri onlar için satın alınması için beklenen bir maldan öte bir şey değildim. Babamın çuval çuval kumar borçları için senet torbaları vardı. Onları sevdiğime sanki bağışlar gibi verdi ve hepsini ödediğinde gelip beni alabileceğini söyledi. Hayatımda daha fazla yıkılmamıştım. Kalbimde yetiştirdiğim en güzel gülüm birden solmuştu, solmamış olan tek oydu zaten. Bununla birlikte bende soldum gün geçtikçe. Yıllar yılları kovaladı solan gülüm çürüdü ve yandı sonra kor oldu ve parça parça olup uçtu. Kan gibi kırmızı ve bal gibi tatlı elmalar vermeye hazır, yemyeşil yaprakları ve güçlü dalları olan bir ağaç gibiydi kalbim ta ki elmalarını alacak kimse, suyunu akıtarak ısırıp tadına varacak kimse kalmayana dek. Elmalar çürüdü ve kurtlandı. Yapraklar deliklerle doldu ve dallar gücünü kaybedip kırıldı. Ağaç en sonunda kesildi ve bomboş bir araziden başka hiçbir şey kalmadı.

    Altı sene geçmişti bile. Artık benim zaman kavramım yoktu. Benim için zaman uyanmam ve işe gidip gelmem için gereken rakamlardı. Yemek yemek, su içmek eziyetti. Yirmili yaşlarımın ortasında saçlarım ağarmış, göz altlarım çökmüş ve zayıflıktan kemiklerimin sayısını öğrenmiş durumdaydım. Artık eski güzelliğim olmadığından beni isteyen kimse yoktu. Yıllardır evde kalmış yaşlı bir kadın gibiydim gençliğimin yazında. Annem ölmüştü. Babam ise borçlarını arttırıyordu hala. Onu ise geçen zamanda bir kere bile görmemiştim. Ama içimde hala bir umut vardı. Zaman geçtikçe çok hayal kurdum ve bu hayaller kurumuş üzüm bahçelerini yeşertti ve gözlerimin yağmuru ile suladı. Bilemeden bir umut ışığı yakmıştım kalbimde. Parlaklığı ile gözleri alamasa da yaydığı sıcaklık ile geceleri daha az üşüyordum artık. Onu bekliyordum. Tek ve ilk sevdiğimi. Bahçemdeki yok olmuş en güzel gülümü tekrar dikmek için zaman kolluyordum. Onun zamanını.

    Ve bir gün onu gördüm. Yaşlanmış ve dirileşmişti. Gözlerimi kamaştıran yakışıklılığı eskisi kadar olmasa da yüreğim hoplamadan, kendinden geçmeden edemedi. Varlığı başımı döndürmüş ve heyecandan midemi bulandırmıştı. Kalbimin hızlı atışları kaburgalarımı kırıyor gibi hissetmeden edemedim ve acıyla diz çöktüm. Canımı acıtan neydi bu kadar, mutlu olmalıydım o buradaydı. Gözümü kör edenden kurtulunca canımı acıtanı fark ettim. Yanımdan geçen onun beni fark etmeyişiydi. Gözlerim dolmadı önemli değildi çok değişmiştim. Ancak onu bekleyen iki ufak canlı ona doğru koşarken dillendirdikleri bir kelime kulağımda yankılandı ve yerini büyük bir çınlamaya bıraktı.

"Baba"

    Ağlayacak gücümün kalmadığını fark eden müzisyen beni teselli etmeye çalışmadı. Çünkü daha önceden teselli edenimin olmadığını anlamıştı. İçinde bulunduğum hayatta fakirliğe alıştığım gibi mutsuzluğa da alışmıştım. Ne teselliye ne de teselli edecek birine ihtiyacım yoktu. İntihar etmeye yetmeyen naif yüreğim ile yaşamaya çalışmanın ne büyük bir aptallık olduğunu dile getirip masadan kalktı. Kibar biri değildi ama bu söylediği beynimde bir fişek yaktı ve karanlık bir ormanda yolumu artık görebiliyordum. O yoldan gideceğim ve sonunda biraz dinleneceğim.

Yorumlar

Yorum Gönder