Son mektubumun üzerinden günler geçmişti, merakım ve ateşi burnumda aşkım ile sabırsız bir beklenti içerisindeydim. Düşünmekten baş ağrısı en yakın dostum olup çıkmıştı. Şifa istemiyordum, istediğim şey sadece bir tutam mutluluk, bir güzel söz veya bir öpücük. Kalbimin şifası uzaktayken ben yaşıyor sayılıyor muydum? Sevdiceğimin üç beş kelimelik el yazısı bile kalbimdeki sönmüş ateşi tekrar yakabilirdi. Maden ocağında üç beş kuruşa çalışmanın verdiği acı ve sızı kaybolup gitmek için o kelimeleri beklerken birikmiş, peşi sıra beni boğmaya başlamıştı. Bir gün dayanamadım, yalanlar ve onları kovalayan bahaneler ile bir kaç günlük izini patronun etinden koparır gibi koparmayı başardım. Gittim, sevdiceğimin kollarına kendimi bırakmak için, bedenimin gerçek huzuru bulması hatta ölüp yeniden dirilmesi için gittim. Günlerce yol çektim, az da olsa mal varlığımın hepsini yolda heba ettim. Sevdiceğimin yüzü ile gözlerim bayram etsin, kelimeleri kulaklarımda bir orkestra kursun, çiçek bahçesinden yeni çıkmış gibi mis kokusu burnuma dolsun.
Yaşamımı bile onun yolunda heba etmeye değerdi, eğer gittiğimde karşılaştığım şeyler olmasaydı. Beklediğim oldu, bedenim ölüp tekrar dirildi lakin ruhum ateşlerle yıkandı. Sevdiceğim bir başkasını kolları arasına almış, onun bedenini kutsuyor, özünü ölümlü bedeninden ayrıştırıyor, cennet bahçelerinde gezdirip yeni doğmuş ruhunu bedenine bir bebeği beşiğine koyarken ki hassasiyeti örnek alarak yerleştiriyordu. O aşığı, o bedeni genç, ruhu yeniden doğmuş, gözleri hasreti bilmeyen aşığı canımın her zerresinde kıskandım. Sonra buğulanan gözlerimde bu tiyatronun yeni bir sahnesini kurdum, bu sefer baş rol bendim. Sevdiceğimin kolları arasında, güzel sözler ve o ölümsüz öpücükler. Sönmeye yüz tutmuş kor kalbime binlerce odun atıyor, ama alevler uyanmıyor. Buğulu gözlerimden dökülecek yaşlar kalmayınca perde kapanıyor. Yeniden gerçekler gün yüzüne çıkıyor. Bu sefer yeni bir perde kuruyorum, ışıksız gözlerimde. O genç aşığı benim yerime koyuyorum ve onun yerine de bir başkasını. Şimşekler çakıyor karmakarışık beynimde, ona acıyorum belki kendime acıdığım kadar.
Genç aşık güzelin yanından ayrılıyor, uzaklaşırken bile gözlerini ondan ayıramıyor. Sonra orada öylece oturan tanıdık simaya bakıyorum, ne kadar yabancı, ne kadar bambaşka birisi. Cebimden çıkardığım kağıda artık tamamen sönmüş kalbimi bir damga gibi basıyorum. Nefretimi kusamıyor, sadece veda ediyorum. Yanımdan geçen genç bir delikanlının kolundan tutup bir seferlik ulak olmasını diliyorum, cebine son paramı koyuyor ve prensesi gösteriyorum. Ulak görevini en asil şekilde yerine getiriyor. Prenses ise bomboş gözler ile kağıdı buruşturuyor ve yere atıyor. O gün gördüğüm boş gözlerden daha boş bir şey görmedim. Benzeri ise kalbimdir.
Yorumlar
Yorum Gönder