Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Herkes Delirdi mi?

      Herkes delirdi mi? Bu eski püskü otobüsün içine girmek için neden itişiyorlar? İçerisini bilirim. Leş gibi. İçine girsen grip olursun, otursan uyuz olursun, ayakta gitsen insanlarla bir olursun. Bir de o havasızlık. Kusasın gelir. Hiç anlamıyorum. Cidden. Herkes delirdi mi?     Geçen gün iş arayan bir arkadaşıma denk geldim. İş arıyor. Bak hele bak. Lan sen delirdin mi? Otursana evinde. Ruhunu bedeninde tut. Bu iş verenler ruh emici değilde nedir? Yok diyor. E git madem, altı ay sonra görüşürüz. Sen çıkarsın öbürü girer. Herkes kesin delirmiş.     Ara mahalleleri gezmeye bayılırım. Ne göreyim bir de! Sokağı kapamış düğün yapıyorlar. Daldım araya. La olum siz delirdiniz mi evleniyorsunuz? Sen onu seviyorsun o da seni. E kime bu gösteri? Şu üstüne bak. Biri beyaz giyinmiş biri siyah. Burdan maça galiba. Üstündeki paralara bak. Sence girdiğin borcu ödemeye yeter mi? İki kişi bir eve girip ne yapacaksınız? Çocuk mu? Gel de görme bu işin sonunu. ...

Sıkıcı

 Acı, sıcak bir hava yürürken bana eşlik ediyor. Gitme der gibi paçama yapışmış. Neden bu kadar ısrarcı olduğunu anlayabiliyorum. Beni çekiştirsen de uçursan da gideceğim. Elimden bir şey gelmez, bir söz verdim. Yokluğumu fark ederler mi bilmem lakin varlığımı fark edip etmeyeceklerini göreceğim. Sonuçta söz sözdür. Ana caddeye huzursuz bir kalabalık hakim. Giyimi kuşamı düzgün çocuklar pejmürde şekilde koşuşturan çocukları ağızlarından sular akarak izliyorlar. Ellerine kenetlenmiş anne zincirini koparmak için can attıkları tanrının kitabında yazsa bu kadar gerçek olamazdı. Anneler ise çok sakin bir sohbetin içinde, pek umursamıyorlar gibi. Ne çevrelerini ne de ellerindeki hapis çocukları. Bu çevre acı bir can sıkıntısını faydalı diyerek ağzımıza sokulan iğrenç yemekler gibi tüketilmek zorunda bırakıyor. Sıkıntı üzerinden atması zor bir his. Ben de çok sıkılırım. İlk kez evden kaçtığımda sebebi sıkıntıydı. İkincisi ise onun sonuçlarıydı. Sıkıntımın sonucu sevgilimin büyüyen karnı o...

Sıçrayış

     Zamanın başlangıcında evren bomboştu sanıyorsunuz lakin öyle bir şey yok, zamanın bir başlangıcı hiç olmadı. Dünya, başlangıcı olmayan zamanın aynı zamanda olmayan ortasında doğmuş bir kaya parçası. Üstünde yaşamaya ne zaman başladık o halde? İlk evrim ne zaman gerçekleşti? Bu hale ne zaman geldik? Bu soruları hala anlamsız buluyorum.      Gözlerimi dünyanın doğuşuna açmış gibi bir his ile uyandım, birbirinin aynı günlerden birinde. Bir insan ancak bu kadar yeniden doğmuş hissedebilir bence. Evren, dünya, insanlar hepsi benimle birlikte yaşama gözlerini açmış, doğmuşlardı resmen. Her zaman ki gibi bu histe süratle geldiği gibi hoşça gitti. İşe gitmek için hazırlanmam gerekiyor. Yukarda, tepemizde dikilen güneşin bile maaşlı işi olmasa onu orada bulamazdık bence. Erken saatte ofisine geliyor ve başımızda dikiliyor, ne ala iş! Benim bir ofisim bile yok. Yüzüne bakmayacağım, beş kuruş harcayıp evime almayacağım bir takım alet edevatları öve öve bitiremeyi...

Ölüm Korkusu

     O yatakta yatarken mükemmel bir gün geçip gidiyordu. Kaçırdığını bilerek bir süre masmavi göğü izleye durdu. Bu ücra kasabada birbirinin aynı geçen günlerden çok sıkılmıştı. Nadiren dairesinden çıkıyor oluşu bu sıkıntısını katlıyordu. Yatağında oturup düşünmekten bıkmadığı tek şey ölümdü. Ölümü düşünmek onu sıkıntıdan ölmekten kurtarıp uykusuzluktan öldürüyordu. Onun için ölüm karşılaşınca aklının bir köşesini kurcalayan bir şey değildi. Ara sıra yerine sürekli oradaydı, bir rastlantıya ihtiyacı yoktu. Onun aklı fikri ölümdeydi. Her canlı gibi ölecekti ve bundan son derece korkuyordu. Tehlikeli olan her şeye sırt çevirmişti lakin onun gözünde yaşamak bile sonu ölüm olacağı için tehlikeliydi. Yaşamı yaşamak değildi. O sanki bekliyordu. Bekleyerek ölümü atlattığını düşünmüyordu sadece elinden gelebilen en iyi savunma buydu. Günlerce evinden hatta yatağından çıkmadığı zamanlar oluyordu. Çıkmasına gerek bile yoktu. Çalışmasına gerek duymayacak kadar aile m...

Ölümün Kıyısında

‘Bu zamanda hayat için, insanın kendi hayatı için, bu hayatın anlamı için yapabileceği ne var ki?’,’Vakit varken gezip tozup eğlenmeliydim.’ hiç gezememiş, eğlenmemiş değildi, lakin şimdiki hayatına şöyle bir bakınca aslında keyfini çıkaramadığını, yeterince yaşayamadığını düşünüyordu. Lisenin tozlu yıllarını yavaşça tırmanan bir gençti Mert. Ancak ne bir amacı ne de bir isteği vardı. Düşüncelere dalar ve boğulana kadar çıkmazdı. Aslında tek yaptığı şey buydu. Bir arkadaşı dışında gerçek anlamda kimsesi yoktu, fazlasını kaldıramıyordu. Bir şekilde insanlar ona yaklaşıp aynı hızda uzaklaşıyordu. İlginç biri olmadığını düşünüyordu, başka bir açıklama aklının bir köşesine dahi gelmiyordu. Çoğu zaman yalnızdı, yalnız olduğunu adı gibi biliyordu. Giderek içine kapanıyor ve hayatında bir anlam bulamıyordu, anlamsızlığa ise hiç gelemiyordu. Bir bulantı ile dünyanın onu kusacağını düşünüyordu, ölü bedeni toprağı beslerken ancak bir işe yarayabileceğini düşünüyor, o sırada ruhunun uçsuz bucak...

Aşık Genç

      Metin çok umutsuzca aşıktı. Lisede okurken yan sınıftan bir kız ile bakışır,  bir gün o kız ile konuşup evlenmeyi hayal ederdi. O kızın düşüncelerini bilmeyip, öğrenmeyip sadece kendi umutları doğrultusunda yön veriyordu bütün duruma. Aklında kıza en güzel cümleleri söylüyor, bütün üstatları önünde eğdirecek şiirler  yazıyordu. Bir genelleme canavarı olan Metin akıl edip kızın adını sormak yerine ona Melis dedi ve öyle de kaldı. Kızın aklını aldığı binlerce rüya gördü, umutsuzca onun olmak için yalvaran Melis'in yalvarırken ağlamaktan kızarmış gözlerinin içine, ruhuna baktı. Bu kızın ruhu benim dedi. Bu hayaller sırasında gerçek dünyada göz göze gelmek için her teneffüs sınıfının önünden bir kaç yüz defa geçerken son derece garip gözüktüğünü fark etmiyordu. Melis'in sınıfındaki kızlar onu görüp, "İşte sevgilin, aşığın, kocan sınıfın kapısında seni bekliyor!" dediklerini hayal ederdi. Ama gerçekler biber acısı gibi yavaştan yakmaya başlar hep. Melis artık M...

Yürümeyen

Dün, biraz arkadaşların hatırını sorayım, dedim. Aradım birini. Askere gitmiş, üstüne dönmüş. Asker eğlenceni yapmadın mı yoksa, dedim. Yaptım demez mi? Beni neden çağırmadın, demeye dilim varmadı. İyi yapmışsın dedim, kapadım. Bir diğerini arayayım, dedim. Çok severim. Konuşurum havadan sudan rahatlarım, dedim. Evlenmiş üç ay önce. Düğün yapmamışsındır herhalde, dedim. Yapmaz olur muyum, dedi. Taksidi daha yıllar boyu boynumda. Hayırlı olsun dedim, kapadım. Birini daha arayacaktım içim burkuldu, elim havada, telefon elimde kalakaldım. Hayır değil olanlar, dedim, unutulmuş olamam. Topladım hevesimi döküldüğü yerden, kir kalmasın dedim paspası da atarım sonra. Elimdeki telefonu alıyordum kulağıma ki baktım kendime aynada, gözlerimdeki baraj dolmuş, halk panik, taşacak. En iyisi yazayım dedim, yazmayı severim, duygular belli olmaz. Açtım iki üç kişiye yazdım, hal hatır sordum. Profillerine gireyim dedim, hatıralar canlansın. Onlarca yeni insan girmiş hayatlarına, resimlerde olmayan biri ...

Sessiz Kadın

     Orda sessiz sedasız yürüyor. Pek arkasına bakıyor, acaba takip mi ediliyor? Belki takıktır böyle şeylere. Ben de arkama her zaman dikkat ederim, neyin veya kimin orada olduğunu başka nasıl bilebilirim ki. Anladığım kadarıyla bu güzel ile aynı kafadayız, belki de onunla tanışmalıyım. Ama pek sosyal bir tip gibi değil, olsun ben onu açarım. Ya da yüzüne bile bakmamalıyımdır. Üstü başı pek renksiz, siyahta değil yalnız, eski gibi. Parası yoktur belki, eski giyinmek moda değilse eğer. Ne önemi var ki? Maddiyatın ne önemi var ki? Benim için var, cebi para görse fena mı? Pek fena aslında, para insanın düşüncelerini karıştırır, fakirliğin karıştırdığı kadar. Ancak fakir birinin arkasını kollaması niyedir ki? Saklayacak bir şeyi mi var acaba çantasında? Belki bir şey çalmıştır, çaldırmaktan mı korkuyor acaba? Ah ne sorularla dolu bir kadınsın böyle, heyecanlanmadan edemiyorum. Yaklaşma vaktim geldi bence, sakladığın şey ile tanışmam gerek.      Ona vurduğum iç...

Hasta

    Birisi adımı söylüyor, sanırım Zülfü, evet evet adım bu olsa gerek. Üstüme üstüme gelen kişinin bu ismi sanki beni tanıyor gibi söylemesi de ayrı bir bulmaca açığa çıkarıyor. Aklıma takılan bir kaç yer bilgisi ve nedenleri sorgulayan soruları bir çırpıda aklımdan sildim, sanki bu soruları hiç sormamıştım, cevapları merak bile etmedim. Hızlı adımlarla üzerime doğru gelen, adımı tekrarlarken heyecan ve sıkıntı içinde derin nefes alan kişiyi hızlıca süzdüm. Çok yabancı olduğum bir modanın ikonu gibi, baskılı kafa karıştıran bir tişört ve kısa bir pantolon giyiyor, ayaklarında ise sanırım sandalet var. Bir turist olsa gerek, adımı nerden biliyor ki? Sorular geldiği gibi gitti, sorduğum soruları neden bir çırpıda bir kenara fırlatıyorum? Aklım sanki dolu bir kazan gibi, üstüne döktüğüm su girdiği gibi dökülüyor. Artık yanımda duran bu değişik adamın ne tür bir lisan ile benimle anlaşmaya çalışacağını düşünüyorum. Türkçe bir kaç kelime ettiğinde şaşkınlığım ile dediklerini bir n...

Ayna

      Kendimi amaçsız hissettiğim bu dünyada varlığımı bir kar tanesi gibi görüyorum. Gökten düşüyorum ama farklı olarak daha konmadan erimeye başlıyorum. Ağlayasım hiç yoktur eskiden beri, bol bol üzülür bu konu hakkında düşünürüm. Neden üzülürüm bilmem, bileni de bilmem. Biri bilirim derse de inanmam, onu bilenden saymam.       Düşün dur be! İşin ne boş oturmaktan, oku oku bilmezsin başka şey. Üzülürmüş. Sen üzülmek nedir bilmezsin. Herkesin derdi kendine has biriciktir. Yalan! Dön bir bak derdine neresi biricik? Ulan ağlasan gözyaşı döner güler sana, dua et ağlamıyorsun. Aynaya bak bir. Sonra dön sokakta çöpü karıştıran çocukların yüzüne bak. Bakabilir misin? Bakamazsın! Çünkü aynada vardır yüzün, o çocuğun yüzüne bakmaya ise yoktur.     Üzülmeye bayılırsın sen bayılırsın, bu senin kendine acıma şeklin, amaçsızlığına ve değersizliğine. Dünya senin etrafında mı dönüyor? Ben onlara acırım dersin. Ben de sana acırım. Sen sadece üzülürsün, bir...

Küçük Mezar

      Acımsı bir sıcak, bunaltıcı, yorucu. Yataktan kalkmak bile of, eziyet! Yemekleri lokma lokma bölüp yavaşça yemek, yutmak, ardından karnın tok ama ruhun aç bir şekilde sofradan kalkıp yavaşça toparlamak. Dün çağırılmış olduğum bir yere gitmem gerekiyor, mezarlık. Ölüleri ölmeden önce ziyaret etmeyen bizler öldükten sonra gidip mezarına ağlıyoruz, sızlanıyoruz ve çok erken gittin diyoruz. Bolca zamanımız varken yüzüne bakmamış belki çok az kez seni seviyorum demiş olduğumuz kişiye borcumuzu mezarına giderek ödemeye çalışıyoruz. Büyük bir saçmalık, ölü yaşarken görmediği sevgiyi ölüyken gördüğüne neden sevinsin ki? Mezar taşıma yazdıracağım şey de tam olarak bu, yaşarken neredeydiniz?  Saat dördü çeyrek geçe arabaya bindim, küçük muhabbetler ile zamanı geçirmeye çalışsak da yol muhabbetin bu türü için bir hayli uzundu. Lakin yol en sonunda bitiyor, varılacak yere bir şekilde varılıyor, bir benzeri de olan hayat gibi. Ölmeden mezarlığa girme fikri her zaman tüyler ...

Yardım

     Kötü bir şarkı kulağıma geldi bir anda, olduğum ortama uygun olmadığını ne kadar içimden çokça geçirmiş olsam da bir kere daha düşünmeden edemedim. Sınıf bir anda hızlıca boşalmaya başlamıştı, öğretmenimiz oldukça sakin bir surat ile masasındaki eşyaları topluyordu. Bize dersi zilin değil öğretmenin bitirdiği öğütlenip dururken zilin büyük otoritesi altında öğretmen ezilip büzülmüştü, zilin varlığı bile bu öğüte karşı dikilmiş sapasağlam bir duvardı. Ben çantamı sırtıma taktığım vakit sınıf bomboştu, hiç dolu olduğunu hissedememe rağmen ürpertici bir boşluk içindeydi, sessizliği bozmak için sert adımlarla sınıftan çıktım. Filmlerde izlediğimiz zombiler gibi neredeyse üst üste çıkarak binayı terk etmeye çalışan et yığınlarına karışma aceleciliğine bulaşmadan sakin bekleyiş lüksüne nail oldum. Neredeyse bomboş hale gelmiş okuldan kısa lakin sık adımlar ile uzaklaşmayı hedefledim, bahçeyi oyun alanına çevirmiş çocukların oluşturdukları büyük ses karmaşası beynimi uyuştu...

Kafe

      Oturmuş tuşlara basıyorum, basarken hayıflanmasam da buruk bir ruh halinde, acımtırak bir ağız tadı hissederek belki yıllarca vurduğum şu klavyenin tuşlarına acımadan vurmaya devam ediyorum. Ne yazacağım bilmiyorum. O halde aklıma geleni geldiği gibi dökmekte zarar görmüyorum. Yatmaktan yorgun, bitkin ve hasta düşmüş bedenimi zar zor, şikayet ede ede evden çıkardım. Kalbim artık attıkça acıyor sanki, acıdıkça da atmaya devam ediyor. Acı hissizlikten daha üstündür ki insanı hayatta olduğuna ikna eder, büyük bir yalan. Acı duysam da hayattayım diyemem. Uyanıp benden çok daha önce doğmuş güneşe göz ucuyla bakmazken yaşıyorum diyemem. Hayat dopdoluyken ve ben bomboş yaşarken ne haddime yaşadığımı iddia edebilirim. Bir cümbüştür katıldığımız kahve sırasının bile artık keyfi yok. Oturduğumuz masalardaki göz göze geldiğimiz insanların gözlerindeki parıltı eksik, sanırsın ruhu yok ya da kaybolmuş, ardında kahverengi, mavi, yeşil bir toz bulutu bırakmış gibi. Aynaya bakıyor ...

Boş

    Son mektubumun üzerinden günler geçmişti, merakım ve ateşi burnumda aşkım ile sabırsız bir beklenti içerisindeydim. Düşünmekten baş ağrısı en yakın dostum olup çıkmıştı. Şifa istemiyordum, istediğim şey sadece bir tutam mutluluk, bir güzel söz veya bir öpücük. Kalbimin şifası uzaktayken ben yaşıyor sayılıyor muydum? Sevdiceğimin üç beş kelimelik el yazısı bile kalbimdeki sönmüş ateşi tekrar  yakabilirdi. Maden ocağında üç beş kuruşa çalışmanın verdiği acı ve sızı kaybolup gitmek için o kelimeleri beklerken birikmiş, peşi sıra beni boğmaya başlamıştı. Bir gün dayanamadım, yalanlar ve onları kovalayan bahaneler ile bir kaç günlük izini patronun etinden koparır gibi koparmayı başardım. Gittim, sevdiceğimin kollarına kendimi bırakmak için, bedenimin gerçek huzuru bulması hatta ölüp yeniden dirilmesi için gittim. Günlerce yol çektim, az da olsa mal varlığımın hepsini yolda heba ettim. Sevdiceğimin yüzü ile gözlerim bayram etsin, kelimeleri kulaklarımda bir orkestra kursun,...

Şeytanlar

 Ona bütün yapmacıklığımla bütün yaptıklarını anlattım. Ne kadar adiyim! Gözümü bile kırpmadım, hatta hoşuma gitti. O ne güzel, ne acıklı ve ağlamaklı gözler idi! Bana bakıp bir kelime dahi edemedi hatta yutkunamadı bile. Gözlerinde biriken yaşlar vücudumu titretti, az kalsın dayanamayıp bir sigara yakacaktım. Genç delikanlı hırsızlık yaparken onu gördüğümü idrak edemez halde duruyordu. Bir kaç metre uzağımızda her gün yaptıkları gibi sarhoş olmakla uğraşan bekçilere birer kaçamak bakış atıyor ve genci neredeyse bayıltacak kadar korkutuyordum. Sakallarımla oynuyor ve ne diyeceğini bekliyordum. Bir an adi bacaksız kaçmaya çalışacak gibi oldu ve bağırmaya hazırlandım, bir an durdu. Kaçamayacağını anlamış olacak ki gözleri iyice doldu. Onu köşeye çektim ve bir tokat yapıştırdım. Biraz patakladım ve iyice akıllanmasını sağladım. Ağlamaktan bayılmış olan gence baktım. İçimden bir düşünce geçti, onu öldürsem hatta canlı canlı etini kessem kimin ruhu duyardı ki? Tüylerim diken diken oldu....

Öylesine

    Yatağımda sırt üstü yatarken düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum. Düşlerim ya gerçekse, düşündüklerim ya ağzımdan çıkıyorsa, gözlerimin gördükleri birer hayalse. Dünya duyu organlarımın beynime gönderdiği sinyallerden değil de, hislerimden ibaretse. Cehennemin kölesiysem ve şeytanın gözü benim üzerimdeyse, ağzı sulanan zebanilerin kanlı canlı yemeği dışında neyim ben? Aklın ötesinde ne vardır ki bu dünyada? Dünya düşündüğüm gibi. Alçak bir tavan ve kafam sürekli sürtünüyor, saçlarım giderek yok olmuş. Gözlerimin gördüğü duvarlar aslında çok yakın, çarpıp bütün dişlerimi kırdım. Yüzümü yıkadığım su aslında zehirli, yüzüm artık buruş buruş ve iğrenç. Canımın çektiği şeyler birer parazit, şimdi hücrelerim hasta ve ölüyorum. Dünyanın bana verdiği ilaç ise sadece seçenek. Ölümün bulacağı kadar yaşlan veya sen onu bul, kendi kuyunu kaz ve güle oynaya içine atla. Kendini ziyaret et çiçek getir ve dua et. Sonra elinden tut. Çünkü boş kalmasın soğuk elin. Acı elden ele geçer, yine s...

Kitap ile Konuşan Deli

      Ardından elinde tuttuğu kitabı hayrete düşmüş bir şekilde bana uzattı. "Konuşuyor" dedi. Kabaca bir iki laf sarf ettikten sonra başımdan savmak için bir de tokat attım, delirmiş ihtiyar kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırıp gözleri sulu bir şekilde benden bir iki adım uzaklaştı. "Seni" dedi bana, "Seni kitaplara anlatacağım, Morpheus seninle ilgilenecektir". Cebimden çıkardığım bir çeyrekliği önüne attım, aç bir köpeğin gördüğü bir kemiğe atlaması gibi dadandı minnacık çeyrekliğe. Yere kapaklanmış bedenine iki tekme vurdum. "Bunu da anlat" dedim. Acıyla inledikten sonra "Bahsetmeyi unutmam" dedi ve kıs kıs güldü. Üzerine tükürdüm ve yoluma koyuldum. İlerlediğim yol boyunca bu yaşlı deli aklımdan çıkmadı. Konuşan kitabı ve onu dinleyen kulağıyla yaşlı bir deli. Anlatsa ne derdi acaba kitap, içinde yazanlardan başka. düşünmek için oldukça saçma bir konu olduğu kanısına vardım. Uyumak için girdiğim yatağı bana zindan etti, uyku b...

Ölü

     Söylesene canın acıdı mı? Bana sorarsan acımış olmalı. Bazen bana düşünmek bile acı veriyor. Sen ise öldün. Kim bilir canın ne kadar acımış, ne zorluk yaşamışsındır. Bana öyle boş gözlerle bakma lütfen! Ah özür dilerim başka türlü bakacak değilsin tabi ki de. Sadece düşünüyorum, sen yaşadın. Bir ömür yaşadın. Bu boş gözler birilerine aşk ile baktı, acı ile ağladı ve mutluluktan parıl parıl parladı. Fevkalade manzaralar gördü ve en kötülerine kapandı. Çok zenginmişsin, amma çok paran varmış. Düşünür müydün hiç hayatını kazanmak için harcadığın para yüzünden öleceğini? Açlıktan ölmek üzere olan bir adam yüzünden öldün. Hayatın espri anlayışı çok iyi gerçekten. Bu kadar kötü kokmasan gülebilirdim ancak tanrım yıkanmak nedir bilir misin? Hah çürümüş gibisin. Tam üstüne bastım pörsük surat, çürüyorsun. Her neyse ölümüne geri dönelim. Aç bir adam seni öldürmüş. Günlerdir yemek yememiş bir adamı dövememişsin. Ezik, yediğin domuzlar kaslarına değil de götüne ve göbeğine gitm...

Fredric ve Robert

     Hah! Benim canımı böyle yakamazsın Fredric. Sevgiyi kalbimden söküp alamazsın. Sevdiğimin kalbini cansız bıraktığın bedeninden almış olman onun benim canlı bedenimde benimle yaşıyor oluşunu, benimle nefes alıp hayatın o tatlı tadını benimle alıyor oluşunu zerrece etkilemiyor. Hatta dinç beynim ile yaptığın eylemin bunu hayli bir miktarda arttırdığını söylemem yalanın geçmediği dilimden kolayca çıkabiliyor oluşu benim haz duymam için yetiyor hatta artıyor. Senin o sevgi bilmez kılıcın, sevgi bilen benim ne sözümden uzun ne de aşkımı yazan kalemimden keskindir. Alsa alsa canımı alır senin o ruhu pas içindeki bedeninin savurduğu güneşin altında pas parlak olan gümüş kılıcın. Sevdiğimin canını aldığı ve bizi tek bedende birleştirdiği gibi. Al benim de şu fani canımı Fredric. İstersen al bir veya daha fazla kılıç darbesiyle. Canım yanmaz benim, yansa yansa bu fani beden yanar, acı içinde böğürür av olan bir domuz gibi. Bırak acı içinde bağırsın, kıvrım kıvrım kıvransın be...